Bu Blogda Ara

21 Aralık 2014 Pazar

"Bergen'in Hikâyesi Kendisini Romanlaştırdı"


(Ceren Candemir tarafından yapılan bu röportaj, www.viralmecmua.com adlı internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Acıların Kadını Bergen romanının  yazarı Yavuz Hakan Tok ile buluştuk.

Bergen, kezzabın erittiği suratını kapattığı perçemiyle 30’lu yaşlarındaki kadınların kalbinde bir yara, şarkılarıyla efkar günlerinin yoldaşı. Hakkında çok şey bildiğimizi sandığımız, 80’lerde kalmış gizemli bir hikaye onun hikayesi. Müzik yazılarından tanıdığınız Yavuz Hakan Tok, önce bir yazı dizisi ardından bir belgesel romanla Bergen’in hikayesini 80’lerden çıkarıp günümüze ulaştırıyor. Romanı okurken sevdiği adam tarafından yüzüne kezzap atılan, defalarca dövülen ve sonunda öldürülen Bergen’in hikayesini sanki o olaylar olduğunda oradaymış gibi bir hisle okuyacaksınız.

“Tanrım kötü kullarını sen affetsen ben affetmem” diyor Bergen bir şarkısında biz de affetmiyoruz bütün zalim olanları... Bu söyleşi de Bergen’in anısına bir not olsun tarihe.


Bergen ile ilgili bir şeyler yazma fikri nereden çıktı, nasıl başladı?

Yavuz Hakan Tok: Zaten biliyordum ve seviyordum. Benim bir tarafım pop-aranjman da olsa bir arabesk yanım da vardı. 80’lerde popun çok da popüler olmadığı dönemden bahsediyorum, özellikle ilk yarısı. Dinleyecek bir şey yoktu çünkü ortada. Müslüm Gürses, Orhan Gencebay vesilesiyle ben de tanışmıştım arabeskle. Bergen’in de o kaset kapağı beni çok etkiledi. Herkes bir “Acıların Kadını”ndan bahsediyordu o dönemde, ben de aldım o kaseti ve çok hoşuma gitti sesi. Sesini çok sevdim. Ondan sonra bir önceki kasetini aldım. Hep bir köşede dururdu Bergen kasetleri. Telefonumda halen Bergen vardır mesela. Bir gün Yaşar Plak yeniden bastı Bergen plağını.  Bende de orijinali yoktu, çok pahalı satılıyordu internette. Bir tane alayım yeni baskısından dedim, evde onu dinliyorken kendi kendime “bir yazı yazayım Bergen hakkında” dedim. O zaman da Arzu Ece’yi yeni yazmıştım, biyografik bir şey yazmak istiyordum. İnternete bir girdim, o gün ölüm yıldönümüymüş. Ondan çok etkilendim. Elhan (Tok) da “Bu sana verilmiş bir görev olabilir, Bergen sana bir görev verdi” dedi. Ben çok inanmam öyle şeylere ama etkilendim.

Bergen ile ilgili bilgilere nasıl ulaştın?

Y.H.T: İnternete girince hayat hikayesi ile ilgili çok karışık bilgiler vardı. Bir çoğu da gerçek dışı; yok oğlu varmış, yok aslında gözü kör değilmiş bu Yaşar Plak’ın taktiğiymiş gibi... Bu böyle olmayacak dedim, adam gibi bir yazı yazacaksam benim bir kütüphane araştırması yapmam lazım. Her gün kütüphaneye gidip o dönemin bütün gazetelerini tek tek taradım ve değişik şeyler buldum. Baktım bu iş tek yazıyla olmayacak o zaman ortaya yazı dizisi çıktı. Gazete mantığıyla haftada bir bölüm yayınladım. Yazı dizisi olumlu bir karşılık buldu. Aileye ulaşmak istiyor ulaşamıyordum ama yazıya yeğenlerinden teşekkür mesajları gelmeye başladı.

Kitaba nasıl dönüştü peki?

Y.H.T: Yayınevine Eurovision kitabını götürürken yanıma bu yazı dizisinin çıktısını da alıp götürmüştüm. Bir de  böyle bir şey yaptım demek için. Yayınevi de Eurovision şu ara çok gündemde değil, sonra düşünelim ama Bergen’i hemen basalım dediler. Ama Bergen bu haliyle basılacak gibi değildi bana göre. Yazı dili gazete tipi, hikayede bir sürü eksik var... Bir de hep şunu düşündüm bu kitabı normalde kitap okuyucusu olmayan insanlar da alabilmeli. Onda da şundan çok etkilendim; yazı dizisini ciltlenirken ciltlemeyi yapan delikanlı, fotoğrafı görüp “Aaa Bergen Abla” dedi. Bu çocuk doğmamıştı Bergen öldüğünde ama tanıyor. Onları da yakalayacak bir şey yapmak lazım diye düşünerek dizi kurgusunda bir roman yazmaya karar verdim. Hızlı akan, kolay okunan, çok da edebi bir derdi olmayan bir roman. Hikaye kendisini romanlaştırdı aslında. Yoksa kurgu yazmak gibi bir planım yoktu.


Yazı dizisi ile roman arasında epey fark var, neden?

Y.H.T:Sonradan öğrendiğim gerçekler var çünkü. Magazin basını sonuçta, yapılan röportajlar çarpıtılabiliyor, manşet laf çıkarmak için bazı şeyler eksik yazılabiliyor ya da sanatçı kendisini anlatırken bazı şeylerin bilinmesini istemediği için farklı anlatabiliyor. Mesela Bergen, röportajlarında konservatuarı parasızlık yüzünden bıraktığını anlatmış ama aslında sene sonundaki yetenek sınavını geçememiş. Onu da o dönemin konservatuar hocalarından sorup teyit ettim. Hatta yeğeni Esra’da diploması var, üzerinde ilişiğinin kesildiği yazıyor.

BU HİKAYENİN YAZILMASI GEREKİYORDU

Sen aileyle nasıl irtibat  kurdun?

Y.H.T: İlk irtibatı Esra ile sağladım. Araştırma sırasında tanıştığım Bergen fanatikleri beni Esra’ya yönlendirdi. En yakın Esra’ydı. Bergen Esra’yı çok severdi, Esra da onu çok severdi, bütün hatırası onda zaten. Esra yardımcı olur dediler. Ben de Esra ile irtibata geçtim ve Esra uygun gördükçe, yavaş yavaş ailesindeki diğer kişilerle tanıştım. O uygun gördüğü zaman Mersin’e gittim mesela. Cemile Abla’lar beni Mersin’de evlerinde ağırladılar. Esra’nın annesi Cemile abla hariç diğer ablalarla şahsen tanışmadım zaten.

Bergen’in ailesi geçen bunca yıldan sonra olayı nasıl hatırlıyor, ne hissediyorlar?

Y.H.T: Esra’nın yazdığı önsözde anlattığı gibi aile yıllarca konuşmamış. Anne istememiş en başta, ablalar da kardeşimizin ruhu rahatsız olmasın  diyerek susmuşlar. Hatta Esra (Zorlular) “Şarkıların telif gelirini alabilirsek bunu bir şekilde teyzemin anısını yaşatmak için geri döndürelim; bir gece yapalım, bir müze yapalım” demiş ama aile ona da sıcak bakmamış. “Biz öyle bir para  istemiyoruz, o para kanlı para” demişler ve yanaşmamışlar.


Bu kadar travmatik bir hikayeyi tekrar deşmek zor olmadı mı?

Y.H.T: Ailede birisi çok acı bir şekilde öldürülmüş. Bütün Türkiye bunu görmüş. Aileye çok hak veriyorum. Kimse bu hikayenin sürekli deşilmesin istemez. Benim yaklaşımımı anladıkları zaman sanıyorum bana da hak verdiler. Okuyunca daha çok hak vereceklerdir. Çünkü bu hikayenin yazılması gerekiyordu, bugün de yaşanan hikayeler bunlar. Böyle şeyler yaşayan birileri bu kitabı okuyup da “Ben nerede hata yapıyorum”u görebilirse bu çok büyük bir fayda sağlayacak belki de...

Bergen’in ailesiyle tanışmak sana neler hissettirdi?

Y.H.T: Ailesi çok güzel bir aile. Bildiğin bir hikaye ama gerçek olduğunu fark etmiyorsun gazetelerden okuyunca. Dokunmuyor sana... İçine girince, tuttuğu ödülü tutunca, ablasının gözyaşlarına bizzat şahit olunca anlayabiliyorsun hikayenin gerçek olduğunu. Ben en çok Mersin’e gittiğim zaman dokundum hikayeye. Beni en çok etkileyen şeylerden biri kitaptaki çiçek olayıdır, o kurgu değil gerçek. Bir de babasının bedduası... Onu duyduğum zaman tüylerim  diken diken olmuştu.


Bergen’in kezzap olayından sonra Halis ile tekrar beraber olması çok acayip değil mi? Benim aklım almıyor...

Y.H.T: Bunun psikolojik boyutunu araştırdığım zaman,  bugüne kadar bu konuda yapılmış araştırmaların gösterdiği şöyle bir sonuç var;  sistematik şiddete maruz kalan kadının bir “teslimiyet” safhası var. Nitekim Bergen’de de o çok net görülüyor, hatta son dönemlerinde “Ben bu adamdan ölmeden kurtulamayacağım” diyor. Sanki başına gelecekleri biliyormuş ve bundan kaçılamazmış gibi bir kabullenmişlik içine girdiğini düşünüyorum. Kimin katil kimin kurban olduğunun tam belli olmadığı, hastalıklı bir aşk hikayesi...

Bütün bunlara başlamadan önce Bergen hakkında ne düşünüyordun şimdi ne düşünüyorsun? Hislerin değişti mi?

Y.H.T: Bu tek başına bir şarkıcı hikayesi değil. Burada şiddet gören bir kadın hikayesi var. Bugün de yaşadığımız şeyler. Daha geçtiğimiz hafta TRT sanatçısı bir kadın öldürüldü. İnsan olarak Bergen’i algılama çabasına düştüm. Dolayısıyla bakış açım değişti. Dinlediğim şarkıcı Bergen bir sürü acılar yaşamış ve şarkılarında o acıları dillendirmiş. Farkında olmadan dillendirmiş bir de. Çünkü kendi yazmamış şarkıları. “İçimde bir his var, öleceğim” diye bir şarkısı var. Bergen bunu hissederek söylemiş.  Hayat hikayesinin içine girip, kendini onun yerine koyarak o yaşadıklarını hissetmeye çalışarak anlattın mı başka bir gözle bakıyorsun. Mesela kezzap olayından sonra çok etkilendim, bir süre yazamadım. Şiddet ile ilgili sahneleri yazdığımda da rüyalarıma giriyordu. Kendimi şu an çok ailesinden biri gibi hissediyorum. Bergen’in bir kardeşiymişim gibi bir hisse kapılıyorum.


Sence bu kitabın önemli, farklı tarafları neler?

Y.H.T: Türkiye’de yapılmış bir sürü biyografi kitabı var. Kimisi kendi yazmış, kimisi birine yazdırmış ama bunların hepsi biyografi. Sanırım ilk defa bir roman yazılıyor. Bir kitap okuyucusu olarak ben denk gelmedim. Birincisi bu. İkincisi, seksenli yıllar hakkında yazılmış bir sürü kitap ve çekilmiş bir sürü film var ama hepsi 12 Eylül ve sonrasının travması üzerine yazılmış siyasi içerikli eserler. Halbuki seksenler çok acayip bir gece hayatı kültürünün olduğu bir dönem. Şu anda olmayan bir kültür. Hikaye doğal olarak onun içinden geçiyordu, gazinolardaki assolist, kast sistemi, pavyonlardaki konsomatris ve şarkıcı farklarını da hikayeye kattım. Şanslıydım ben o dönemleri yaşadım. Bir de kullandığım dile çok dikkat ettim. Çünkü dönem dizilerinde denk gelince sinir oluyorum; “Bunu Padişahımızla paylaştın mı?” diyor mesela, paylaşmak fiili bu kullanımına iki-üç yıl önce geldi. Böyle bir şey o dönem olamaz. Ben de o  günün tabirlerini kullanmaya çalıştım. O dönemde neler yaşamıştık düşünerek onları hikayeye dahil etmeye çalıştım.

Farazi bir soruyla bitireyim, Bergen yaşasa şu an hala şarkıcı olur muydu sence?

Y.H.T: O konuda iki farklı görüş var. Bir kısmı diyor ki Müslüm Gürses’in Murathan Mungan ile yaptığı gibi enteresan projeler yapardı, çok farklı bir yerde olurdu diyor. Bir kısmı da diğerleri ne oldu ki,  o da unutulur giderdi diye düşünüyor. Şarkı söylemeyi bu kadar sevdiğine göre bence mutlaka devam ederdi...

EKİM 2014

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder