Bu Blogda Ara

5 Ekim 2014 Pazar

Bergen Affetse de Biz Etmeyelim

(Elif Türkölmez tarafından kaleme alınan bu yazı, 26 Eylül 2014 tarihli Hürriyet gazetesi Radikal Kitap ekinde yayımlanmıştır.)


Belgin hanım, üzerinde vatkalı yeşil bir gömlek, altında dar bir blucin olduğu halde giriyor içeri. “Marieciğim” diyor, “Bir dilim daha al allasen.” “Alıyorum, çok güzel olmuş, eline sağlık” diyor Marie hanım. Üzerinde, beyaz bir bornoz var, yakasındaki kan kurumuş kurumuş, kahverengiye dönmüş artık. Belgin hanım arkasını dönünce onun da sırtının aynen öyle bir kahverengiyle kaplı olduğunu görüyoruz. Evet evet o da kan. O da kurumuş. Bir tanesi 1989 yılından beri kuruyor. Diğeri daha yeni, 2003’ten beri orada.

“Aman canım ben yapmadım ki, köşedeki pastaneden aldım” deyip gülüyor Belgin hanım. “Hangisi?” diye sorunca Marie hanım, “Cennetten çık, sağa dön, hemen köşedeki. Elmalı turtaları çok güzel oluyor” diyor Belgin hanım, şöyle bir saçını düzeltiyor. “Ben de bakayım oraya bundan sonra. Hiçbir yerde güzel kruvasan da bulamıyorum” diyor Marie hanım, gözü seğiriyor.

Bergen ve Marie Trintignant epeydir bir arada, tatlı bir ahbaplık içinde. Birisi Tarsus’da bir çay bahçesinde kocası Halis Serbest tarafından kurşunlanarak, diğeri bir otel odasında sevgilisi Bertrand Cantat tarafından dövülerek öldürülmüştü. Bergen öldürüldüğünde 28 yaşındaydı, Marie 41. Daha çok gençlerdi, çok güzellerdi, çok tatlılardı, çok başarılı, çok akıllı…


Müzik yazarı Yavuz Hakan Tok hayranlıkla sevdiği Bergen’in hikâyesini kitaplaştırdı şimdilerde. Bergen’in yeğeni (ablası Cemile’nin küçük kızı) Esra Zorlular’ın önüne serdiği bir dünya gazete kupürü, mektup, not ve fotoğrafı tarayarak belgesel roman türünde bir kitap hazırladı. Kendisi bu kitabı uzun süredir yazmak istiyormuş, kendi adıyla açtığı ve müzik yazıları yayınladığı bloğunda da uzunca bir Bergen dosyası var hatta, kitaptan hariç. Bazı bölümler kitaptakinden farklı ama herhalde kitabı hazırlarken daha doğru bilgilere ulaştı ve blogdakiler de güncelliğini yitirdi diye düşünüyorum. O yüzden Bergen’in hayatıyla ilgili ayrıntıların çoğunu ilk kez öğrendiğimizi de söyleyeyim.

Bergen, o zamanki adıyla Belgin, daha ilkokula giderken annesiyle birlikte Ankara’ya taşınıyor. Maksat Belgin’i konservatuvarda okutmak. Ama hem parasızlık hem de Belgin’in bütün o ağır derslerden usanması sonucu konservatuvar yarım kalıyor. Belgin PTT’de memurluk yaparken Yalçın adlı bir gençle tanışıyor, ancak her şey iyi giderken Yalçın başka biriyle evlenip gidiyor. Belgin iki ay yataktan çıkmıyor üzüntüsünden sonra bir gece, kafam dağılır diyerek, arkadaşlarıyla Ankara’nın ünlü gece klüplerinden birine gidiyor. Arkadaşlarının ısrarıyla Batsın Bu Dünya’yı söyleyince, sahne alkıştan yıkılıyor. Filmlerdeki gibi tıpkı, Belgin, haftasına sahneye çıkmaya başlıyor. Sahne adı da bir seyahat dergisinin kapağında görüp çok beğendiği Norveç kenti Bergen’den geliyor.


Ankara’daki klüp artık arabeskçi çalıştırmak istemediğini söyleyince Bergen Adana’ya gidiyor. Aslında önceleri pek beğenmiyor Adana’nın sahne ortamını ama sonra alışıyor. Para biriktiriyor, kendisine araba alıyor. Herşey iyi giderken bir gün Halis adlı biriyle tanışıyor. Adam her akşam kendisini dinlemeye gelen, kulise çiçek gönderen takıntılı bir tip. Önceleri istemese de sonradan o da seviyor Halis’i. Birlikte yaşamaya başladıkları günden itibaren de uğramadığı şiddet kalmıyor. Dayak, tehdit, hakaret gırla. Sonra işte Bergen’in bunalıp kaçtığı İzmir’de uğradığı o saldırı. Yüzünün yanması, sağ gözünün kör olması… Ve en kötüsü mahkemede “Ben onu seviyorum, o yapmamıştır” diyerek adamı hapisten kurtarmaya çalışması…

Aşkından sıkmış altı kurşunu!

Bergen, “Ne yapayım seviyordum, hapse girmesini istemedim” dese de Halis Serbest hapse giriyor. O sırada Bergen de, uğradığı saldırıyla ünlenmiş. Yaşar Kekeva tarafından albümü yapılmış, iyi yerlerde çıkıyor, iyi yiyor, iyi giyiyor. Neden? Çünkü halkımız kabuk seviyor. Kadının yaralardan kabuk bağlayanını merak ediyor. Güzel ses, iyi yorum pek önemli değil ama, o bantın altındaki göz boşluğu, bütün o kabukların altındaki yaralar dikkat çekiyor, sahneler dolup taşıyor, kasetler kapışılıyor. 1986 yılında Bergen, Altın Kaset ödülünün sahibi oluyor. Bülent Ersoy’dan Sevim Emre’ye Küçük Emrah’tan Gönül Yazar’a pek çok ünlü isimle aynı gazinoda çalışıyor.



Halis Serbest hapisten çıkınca yine birlikte yaşamaya başlıyorlar. Fakat Bergen artık bu adamı çekemeyeceğini anlayınca ondan kurtulmak istiyor. Annesiyle birlikte Mersin’deki ablalarını ziyarete giderken yolları Halis Serbest tarafından kesiliyor. Adam istedi diye, Tarsus’daki bir çay bahçesinde oturup mecburen iki yudum çay içerken yine bir tartışma çıkıyor ve adam belindeki silahı çekip önce Bergen’i sonra annesini vuruyor.

Marieciğim diyor Bergen hanım, “Akşam Amy’nin konseri varmış, gidelim mi?”

“Gidelim tabii” diyor Marie. “Uzun zamandır müzik dinlemiyorum... Biliyor musun, eski sevgilim beni öldürdükten sonra yeni bir albüm yapmış. Fransa’da müzisyenler onunla çalışmak istemeyince Mali’ye gitmiş ve oradaki görme engelli bir çiftle kaydetmiş şarkılarını. Böylece kimse protesto etmez diye düşünmüş. Amadou ve Mariam görme engelli olduğu için… Düşünebiliyor musun? Korkunç değil mi sence de?”

“Şaşırmadım” diyor Bergen hanım. “Beni vuran adam da röportajlar verip sevgimden yaptım” demiş. Aşkından sıkmış altı kurşunu. Düşünebiliyor musun? Ben hep, aslında iyi adam beni seviyor diye böyle yapıyor derdim, ama şimdi…


Acıların Kadını Bergen, şelale sesli, ceylan gözlü bir kadının güzel hatırasını hatırlattığı için kıymetli bir kitap. Edebi yönünü beğenirsiniz beğenmezsiniz bilemem ama hiç yazılmamış olmasından iyi. Bergen’le ilgili bir şey göstermeye kalksak elimizin altında Aşk Ölümden Soğuktur gibi insanı sinemadan da Bergen’den de soğutan o filmden başka bir şey yoktu, iyi oldu.

Bu kitabı Seda Sayan da okusun, Bertrand Cantat da okusun, bakanlar da okusun, İbrahim Tatlıses de okusun, üst katındaki genç kadın gece geç saatte taksiyle dönüyor diye dedikodu yapan alt komşu da okusun.

Bir de lütfen, Bergen affetse biz etmeyelim.

“Arabeskin ta kendisiydi”

Yavuz Hakan Tok Bergen’i keşfedişini şöyle anlatıyor: “1986 yılında yer gök “Acıların Kadını”yla çınlarken, sırf merakımdan aldığım o kasetle tanıdım Bergen’i. Sonra “Acıların Kadını”ndan bir yıl önce piyasaya çıkarılmış “İnsan Severse” kasetini de buldum. “Acıların Kadını” plak olarak da yayımlanmıştı aslına bakarsanız ama kısıtlı öğrenci bütçesiyle arabesk albümlerin plak baskılarına üç katı para vermeyi gereksiz buluyordum o günlerde. Arabesk yoz müzikti. Bize öyle söylemişlerdi ve “kaliteli” müzik dinleyicileri olarak ne olsa mesafeliydik arabeske. Gelin görün ki çok etkilenmiştim Bergen’den.(...) O meşhur şarkıyı ondan bir süre önce “Acıların çocuğuyum,” diye haykıran Küçük Emrah’ın sesi ne kadar çiğ, ne kadar yapay, hatta acıklı olmaktan öte acınasıysa, aynı şarkı Bergen’in sesinde o kadar gerçek, o kadar sahici tınlıyordu.

ELİF TÜRKÖLMEZ

EYLÜL 2014

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder