Bu Blogda Ara

5 Ekim 2014 Pazar

Alımlı Çalımlı Virane Gönül

(Fatma Onat tarafından kaleme alınan bu yazı, Halkbank Kültür Sanat internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Romanı okudukça cesareti korkuyla, aklı duygusuyla, romantizmi arabeskle, şefkati hayal kırıklığıyla yüklü bir kadın tanırız. Bin kedere karşılık tek bir söze yolunu değiştirebilecek gözü karalığı kimi zaman korkutucu, bazen duygusal en çok da anlaşılmaz bir durum olarak dökülür önümüze. Sesi, saçı, yüzü, kalbi her biçimde güzel kadın, kendini kahrının kabahatlisi sayar. Hayatının içinden bir sürü duygu geçer ama en çok biri kalır akılda. Yavuz Hakan Tok da aklımızda kalan yerden koyuyor belgesel romanının adını: 'Acıların Kadını Bergen'


Belki de Bergen adının yanına “acı” koymadan başlayabilmeli söze. Derken, koymuş bulunduk. Oysa acıdan çok da geçmeyen bir anlamı var Bergen’in. Gerçek adının sahne için pek uygun olmadığı düşünülünce kendine yeni bir ad bulur Belgin Sarılmışer. Bir gazeteye göz gezdirirken Norveç’in Bergen şehrinden bahseden bir haber görür. Çok hoşuna gider bu isim ve “Adım Bergen olacak” der. Sesi, saçı, yüzü, kalbi her biçimde güzel kadının; kendini kahrının kabahatlisi sayarak yükünü ağırlaştırdığı hayatının kalanına da imler bu isim. Pavyon, gazino, kulüp… Doyasıya şarkı söyleyeceği yerler basamak basamak yükselirken şöhreti de büyür, 80’lere kocaman izler bırakmış bir sanatçı olur sonunda. Ama o izlerin içinde çokça acı vardır. Elbette göründüğü kadarıyla.  Görünmeyen taraftaysa başka türlü bir Bergen durur. 

Müzik yazılarıyla da tanınan, hâlihazırda Milliyet Sanat dergisinde okuma şansımız olan bir yazar Yavuz Hakan Tok. “Kaleme alınması neresinden bakılsa çok zor, çok karmaşık ve bir o kadar da bıçak sırtı” bir hayat hikâyesini romanlaştırma arzusuyla çıkmış yola. Gereken araştırma yöntemleriyle adım adım ilerlerken birinin, birilerinin hayatı içinde devam etmiş yolculuğu. Bergen’le yakınlık kurmuş olanların ellerinde ne var ne yok önüne sermesinin de katkısıyla bu romanla tamamlamış yolunu. Onun tamamladığı yer okur ve dinleyici için yeni bir başlangıç artık. Sesinden, suretinden bildiği birinin yakınına götürecek yolun başlangıcı.


Romanı okudukça cesareti korkuyla, aklı duygusuyla, romantizmi arabeskle, şefkati hayal kırıklığıyla yüklü bir kadın tanırız. Bin kedere karşılık tek bir söze yolunu değiştirebilecek gözü karalığı kimi zaman korkutucu, bazen duygusal, en çok da anlaşılmaz bir durum olarak dökülür önümüze. Yaşadıkları, kısmen kendine yaşattıkları karşısında, kitaptaki kuaförü gibi Bergen’e sorası gelir insanın: Niye? Yazar belki bazen bu sorunun peşine de düşmüş fakat net bir yanıtın olmayacağını fark ettiği noktada sormak, sorgulamak yerine anlatılanlarla bir hayatı olduğu gibi ortaya koymak yolunu seçmiş. Tok’un, trajik anların bol olduğu bir hayatın başa getirdiklerini yüceltmek ya da yerine dibine batırmak riskini marifetle savuşturduğunu söylemek mümkün. Bazı eylemlerini anlayamasak da yargılayamadığımız bir karakter koyuyor önümüze çünkü. Ne acısı ne de mutluluğu tek boyutlu bir karakter bu. Yazar bunu dikkate alarak melodram tuzağına düşmeyerek gerçeklikle bağı sağlam, özenli bir roman yapısı kurmayı başarmış. O yapının aralarına da Bergen’in sesini yerleştirmiş. “Bin keder yüklü” hayatın içinden gelen arabesk damar okuru ağlatan, karakteri acındıran bir yere taşımıyor. Daha çok olanlara “yadırgatıcı” bir yerden baktırıyor. Bu yadırgama sayesinde hayat hikâyesine kaptırdığımız bildik biri yerine biricik biri çıkıyor ortaya.  Mutluluğu da, kederi de, sesi de şahsına münhasır biri.  Bergen’in kocası Halis’le yaşadıkları örneğin. İlişkilerine yakınlaşmıyor, romantize etmiyor insan. Yazar bizi yabancı tutuyor. Bu ilişkinin aktarılış biçimi belki de romanın en “bıçak sırtı” bölümlerine karşılık geliyor. Çünkü şiddet ve acı yüklü bir ilişkinin Bergen’in baktığı yerden “normal”leştirilmesi yazarın inşa ettiği yerden normalleşmediği gibi marjinalleşmiyor da. Yaşananları sıradan olaylar dedirtecek kadar küçültmediği gibi sıradışı durumlar dedirtip de gerçeklikle bağını koparmıyor. Kitabın bu dengeyi kurmak konusunda başaralı bir çalışma olduğunu söylemeden geçmemek gerek.  


En nihayetinde bu romanın gerçeğiyle inşa edilmiş bir hayat var karşımızda. Yeğenlerinin, diğer akrabalarının tanıklıklarıyla, arşivlerle, kısmen Bergen’in kendi notlarıyla hazırlanmış bir hayat. Bir yanıyla kontrollü bir biyografi. Her şey bilmemizi istedikleri kadar sunulmuş gibi. Örneğin, sürekli Bergen’in arkasında, onu her hâliyle kabullenmiş idealize bir aile portresi var. Oysa, kızını diğer çocuklarından ayrı tutan, onu ünlü bir şarkıcı yapmak arzusunda her şeyi göze almış bir anneyi de tanıyoruz bu roman sayesinde. Her daim kızının yanında bir anne! Bu bir aradalık anlatı boyunca şefkatle, ana yüreğiyle yanyana getirilse de; bir de annnenin büyük arzusunun Bergen’in hayatındaki olumsuzluklara bir nebze de olsa değdiği boyutunu görmemezlikten geliyor sanki kurgu. En çok kıymet verdiği yeğeni Esra’nın annesi Cemile ile olan kuvvetli bağı içinde Cemile’nin de hep uyumlu, kibar, kardeşini her hâliyle seven tavrı hayatın gerçekliğiyle bağların az da olsa koparıldığı yerler gibi. Anlatılanlar, derlenenler içinden kurgulanmış etkili bir roman olsa da öznenin kalbine, zihnine tam olarak girememe, gerçek olanın hep eksik kaldığı duygusu anlatı boyunca bir türlü uzaklaşmıyor. 


İnsan, Bergen gibi bir teyzesi olsun ister elbet. Bergen ise Esra gibi bir yeğeni olduğu için sürekli şükrediyor. Onu herkesten başka seviyor, düşünüyor. Yazarın kitabın önsözünü Esra’nın kalemine ayırması bu anlamda çok kıymetli. Bergen’i, bıçaklandığı, yakıldığı yerden güzel sesiyle çıkıp milyonların hayranlığını kazanmış bir kahraman gibi görülmekten çok Esra’nın teyzesi olmak mutlu etmiş belli ki. Roman boyunca en kuvvetli bağın teyze yeğen arasında olduğu hissine kapılmak da bu gerçekliğin bir uzantısı olarak var. O zaman romanın önsözü bu yazının son sözü olsun. “Bir çocuk düşünün. Anne yarısıyla, teyzesiyle bu kadar mutlu, aynı zamanda da kim bilir kaç gece yarısı uykularından uyandırılıp anne babası ile onu kurtarmaya giden… Saatlerce süren, o çok korktuğum şiddetli ağlamaları da gördüm, konserlerde başından aşağı gül yaprakları dökülürken de…” 

FATMA ONAT

EYLÜL 2014

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder