Bu Blogda Ara

11 Şubat 2012 Cumartesi

Nasıl TV Programı Yaptık? 5


Görüntüler akıyor, monitörlerin ebruladığı gözlerimizde geceler gündüzlere karışıyordu. Omuzlarına dökülen simsiyah saçları, kömür karası sürmeli gözleri, hüzünlü ve gizemli bakışlarıyla, Şark masallarından çıkıp gelmiş bir prenses gibiydi. Henüz mevsimler şimdiki gibi böyle birbirine karışmamıştı. Şiir renginde bahar günleri, dışarıda kuş cıvıltıları çocuk çığlıklarına karışır, bademler çiçek açar, erguvanlar mora çalar, güller tomurcuklanır, sonra ağır ağır çöken İzmir akşamlarını söğüt kokuları tütsülerdi. 

Öyle bir akşamda düşmüştü siyah beyaz ekrana masal gözleri ya da ben ilk kez o akşam görmüştüm onu. Bir kır bahçesinde söylüyordu şarkısını. Uzun, çiçek desenli elbisesi, belli belirsiz göğüs dekoltesiyle çapkın, açık havada uçuşan saçlarını mı eteğini mi tutsun bilemiyor, bir yandan da acemi bir telaşla, gözlerini kameradan ayırmamaya çalışıyordu. “Kanım kaynadı sana, nedendir bilmem,” diyordu şarkısında. Kanım kaynamıştı ona. 


Aradan geçen onca yıldan sonra, her nasılsa bulup çıkardığımız şu görüntüyü tekrar izlerken, aktarma stüdyosunun yorgun makinelerinden zamansız bahar dalları filizleniyordu. Gülistan Okan kim bilir şimdi nerelerdeydi, ne yapıyordu ? Kaç yaşına gelmişti, neden uzak düşmüştü müzikten bunca yıldır, bilmiyordum. 

İzmir’deki o evden taşınmak üzere eşyaları toplamaya başladığımızda, arka odaya yığılmış eşya sandıklarının arasında kardeşimle kendimize büyülü bir oyun alanı yaratmıştık. Kah dağlar, tepeler oluyordu o sandıklar, kah bağlar, bahçeler... Ya bir uzay mekiğindeydik ya da açık denizde pupa yelken seyreden bir korsan gemisinde... Sonra elimde iki kalem, sandıklardan biri bateriymiş meğerse ve ben kalem bagetlerimle kendinden geçmiş bir bateristken, kardeşim de Gülistan Okanmış, oyun bu ya. Tabi şarkıyı ezbere bilen ben olduğum için, o sadece dans edip, ağzını oynatıyor, ben hem çalıyor, hem söylüyorum. Beğenmiyorum kardeşimin dansını, Gülistan Okan gibi dans edemediği için kızıyorum ona. “Bunu aktarıyorum,” diyor Elhan neden sonra. Monitörde Gülistan Okan. “Aktar tabi,” diyorum gülümseyerek. “Bunu mutlaka yayınlamamız lazım !”


“Kurgu” denilen şeyin yazı dilindeki karşılığını çok iyi biliyordum elbette. Yazmaya koyulduğum her heveste ya da okuduğum her kitaptan duyduğum kalp çarpıntısında, bildim bileli en çok kafa kafaya geldiğim şey hep kurgu tekniği olmuştu. Sıradan bir öykünün, sade suya tirit bir dilin, fakir bir imlanın bile, deli bozuk bir kurguyla nasıl bir zeka oyununa, olmadı bir harikalar sirkine ya da ne bileyim, yüksek voltajlı bir gerilim hattına dönüşebildiğini görmüş, okumuş, sezmiştim. Yazarken çok kez boğulmam bundandı kendi kazdığım kuyularda ya da doymam, üç gün tok kalmam bir yazının ertesi. Ama televizyonda kurgunun ne mene bir şey olduğunu anlamam, ilk dahil olduğum montaj günüdür. Oran’daki binanın hepsi birbirinin benzeri, uzayıp giden labirent koridorları boyunca bir sağa bir sola saparak bulduğumuz montaj stüdyosunun klostrofobik atmosferinde geçen o meşum gün...


İki kurgu usulü vardı: dijital ve analog. Daha büyük ve iddialı prodüksiyonlar, haberler, cumartesi eğlencelikleri filan hem daha fazla alaca bulaca, hem de daha erken yetiştirilmesi gereken işler olduğu için dijital kurgu stüdyoları tamamen o işlere ayrılmış, bize kala kala analog bir montaj stüdyosu kalmış, günümüz saatimiz işimize tahsis, montaj teknisyenimiz emrimize amade edilmişti. Çaresiz başladık bir yerden. 

Dış sesleri şarkıların sözsüz bölümlerine denk getirebilmenin, şarkıdan şarkıya hem görüntü hem de ses olarak sıçramadan geçebilmenin, süre kısıtlaması yüzünden tamamını yayınlayamadığımız görüntüleri uygun şekilde kesip biçebilmenin filan elimizin altındaki teknisyenin el becerisi ya da söyleneni anlama kapasitesiyle, işinden aldığı keyif ya da işine verdiği önemle bağlantılı olarak nasıl kolaylaşıp zorlaştığını görmek edindiğim ilk deneyim olacaktı. 


Nitekim o gün ve sonrasındaki her kurgu gününde, farklı farklı teknisyenlerin elinden çıkan farklı işleri, çok iyiyi ve alabildiğine kötüyü bire bir görüp sezdikçe palazlanacak ve zaman zaman teknisyen arkadaşı bir tekme darbesiyle savurup masadan uzağa, cihazların başına kendim oturmak isteyecektim. Hani bilgisayar başında birine bir şey anlatmaya çalışırsınız da, eliniz hep onun kullandığı fareye, klavyeye gider, tutup kısa yoldan kendiniz yapmak istersiniz ya, işte tam da öyle bir duyguydu bu. Nitekim başından sonuna, içimize sinen çok az iş çıkacaktı kurgu masasından. Kafamdaki kurgu, masa başında dağılıyor, ya uzuyor ya kısalıyor, sonra bölünüyor ve hatta paramparça oluyordu. Ve ben, televizyonda iş yapmanın bir cilvesiyle daha böylece aşina oluyordum. 


O ilk gün, bereket ki becerikli bir teknisyenimiz ve daha sonra çalışacaklarımıza nispetle daha aydınlık, ferah bir montaj odamız vardı. Gün başından beri birkaç bölüm üst üste bitirebilmiştik. Ne var ki iş Hümeyra bölümüne gelince takılıp kalacak ve saatlerce uğraşacaktık. Çünkü Hümeyra’nın “Sessiz Gemi” yi söylediği bir görüntü kaydı arşivden çıkmamıştı. “Caption” denilen tekniğin manasını da o gün öğrendim. Gerekli bazı şarkıların görüntülerine ulaşamadıkça söylenip dururken ben, D. her zamanki iş bitirici tavrıyla “Olsun, “caption” yaparız deyip geçiştiriyordu başından beri ya, bu “caption”ın pek şıpınişi bir şey olduğuna iyiden iyiye kanaat getirmiş idim. Ta ki o gün, Hümeyra’nın başka bir şarkı söylerken çekilmiş görüntülerini fotoğraf kareleri haline getirerek “Sessiz Gemi”nin üzerine oturtup, eni konu bir klip oluşturana dek.

Hareketli bir görüntüden göze hoş gelir kareleri bulup dondurmak, sonra o fotoğrafları şarkının her vuruşunda değişecek şekilde sıralamak, hem de bunu analog cihazlar marifetiyle yapmak, eli onca çabuk teknisyenimize rağmen üstelik, ne zormuş bilemezsiniz. Üç bölüm çıkarttığımız süreyi bir şarkıya ayırmak da ne lüks, ne lüks. Bu da bir yeni hayal kırıklığı olacaktı benim için. Aldığım ders şuydu ki, elimdekiyle yetinecek, yoktan var etmeye çalışmayacaktım. En azından, daha büyük, daha iddialı ve daha geniş imkanlar verilmiş bir başka projeye kadar.


Bütün o bilgisayar başında sabahlamalar, eski dergilerin rutubet kokulu sayfaları arasında saatler süren kaybolmalar, bitmek tükenmek bilmez telefon görüşmeleri, yazıp yazıp yeniden bozmalar, koşuşturmacalar... Elhan’ın sabahtan akşama giyip giyip çıkarak kostüm beğendiği sponsor firmanın çok katlı mağazasında kendi kendimize güldüğümüz Türk filmi hallerimiz, D.’nin dik başlılığı nedeniyle yönetimle ve müdürlerle, ama en çok da programın yönetmeniyle ters düştüğü zamanlarda bağır çağır bayrak açmalarını teskin edeceğiz diye ne yapacağımızı şaşırmalarımız, kamera karşısına ezbersiz çıkarak özene bezene yazdığım metinleri tepe taklak eden Elhan’a kızıp kızıp çekimleri baştan aldırmam karşısında çaresiz kalan ve çekim günlerini benim gidemeyeceğim günlere ayarlayarak, işi tamamen inisiyatifimden çıkaran iki “deli kadın”ın şahane komplosu ve daha bir sürü matrak, yorucu, bezdirici, komik, acı, tatlı şey... Günler gelip geçiyor, görüntüler akmaya devam ediyordu.


DEVAM EDECEK

1 yorum:

  1. GULISTAN OKAN HEm hemsehrim hem komsum hemde sevdigim bir sanatcidir

    YanıtlaSil