Bu Blogda Ara

26 Kasım 2011 Cumartesi

Nasıl TV Programı Yaptık? 1


Eski kokuyordu. Bu bina inşa edileli kaç yıl olmuştu ki ? 

“TRT Ankara Televizyonu Kavaklıdere Ankara” adresine mektuplar yazar, ya bir yarışma programına yarışmacı olmak ister, ya da sevdiğimiz bir şarkıcının ekrana gelmesi için istekte bulunurduk. Sonra TRT, televizyonu, idari kadrosu, arşivi ve stüdyolarıyla Oran semtindeki bu dört başı mamur binaya taşınmıştı. Çok da geçmemişti üzerinden. Belli ki binanın eskiliği değildi duyduğum kokunun sebebi. Eski kokuyordu evet. Anılar kokuyordu, çocukluk kokuyordu. Yerin dibindeki arşiv depolarından kucaklayarak getirdiğimiz görüntü bantları, kısaca “aktarma” diye anılan stüdyonun orta yerine yığıldıkça koku artıyor, şimdiki anın gerçekliği geçmişin hayalinde bulanıklaşıyordu. Büyük bir serüvendi bu. Büyük ve heyecan verici bir serüven...

Geçmişin peşine düşenlerin başlangıç noktaları hep kendi geçmişleri oluyordu. Sanırım varış noktaları da. Bunu o gün bir kez daha anlayacaktım. Günler boyunca o bantları tek tek tarar, görüntülerinden üzerinden ama hızlı ama yavaş geçerken, gözümün önünden akıp giden film şeridi, kendi geçmişimdi aslında. Her ne kadar içinde ben gözükmesem de...


Stüdyonun kapısı gıcırtıyla açıldı bir kez daha. Bir kucak dolusu bant daha yürüyerek içeri girdi, yığının önüne doğru ilerledi. Bu D. olmalıydı. O kadar ufak tefekti ki onca bandı kucağına nasıl sığdırıp, ta arşivden buraya dek nasıl taşıdığına bir türlü akıl erdiremiyordum. Üstelik bugün bu onun arşiv ve aktarma arasındaki bilmem kaçıncı seferiydi.

Bantları, içlerinde bulundukları kalın muhafaza kutularına rağmen, en ufak bir dokunuşta zarar göreceklermişçesine dikkatle,usulca yere bıraktı. İstifi birkaç hareketle düzeltti. Sonra o çok yürekten gülüşüyle bana doğru dönüp “Al bakalım kardeşim, benden bu kadar. Bundan sonra sıra sende,” dedi. Kısacık kesilmiş, yer yer kır düşmüş saçları, alnına ve dudak kıvrımlarına yılların acısı ve tatlısıyla çizilmiş çizgileri saklamaya gerek görmezcesine makyaj değmemiş yüzü ve cin gibi bakan gözleriyle tam bir “çocuk kadın”dı D. Eskiyi sevenler doğuştan kardeşti. D. ve biz de öyle. Henüz tanışalı bir ay bile olmamıştı ama kırk yıllık dost gibiydik.


Elhan eski model makinelere “Ampex” bantları takmayı, sonra o makinede dönen bandı ileri geri sardırarak izlerken, aradığı görüntüyü bulunca, önünde duran dijital bant kayıt cihazını çalıştırıp görüntüyü dijital banda aktarmayı nasıl yapacağını kolayca kavramış, elinin altındaki cihazları yıllardır kullanıyormuş gibi rahat komuta etmeye başlamıştı bile. Arşivden çıkarılmış bantlar birer birer eski makinelere takılıp çıkarıldıkça, önce başa, sonra geriye sarılıp teker teker elden geçirildikçe, doldurduğumuz dijital bantların sayısı artmaya başlayacaktı.

Çocukluğum doluyordu bantlara. Başka başka şehirlerde, başka başka evlerde, mevsimler değişir, saatler dönüp dururken, hayat akarken, ben büyürken, evin bir köşesindeki siyah beyaz camda durmaksızın devinen görüntüler şimdi, bugün, aktarma stüdyosunun renkli monitörlerinden şahane bir rüya gibi dökülüyordu.


Yazarken istediği şekli veriyordu hayata insan. Yazma gücünü kendinde bulanların en büyük mükafatı da buydu belki. Anılar da, anılarda kalanlar da sizin hatırladığınız kadar düşerken kaleminize, eksikleri hep aslında o anıları yaşarken değil, sonradan edindiğimiz deneyimler tamamlıyordu. Bu yüzden geçmişe dair anlatılan hiçbir şey aslında sadece geçmişi anlatmıyor, anlatamıyordu. Bilerek ya da bilmeyerek, ben de öyle yapmayacak mıydım zaten ?

Kotarmaya çabaladığımız program bilinen en eski ve en demode televizyon tekniklerinden biriyle paketlenip sunulmasın diye, içinde bizden bir iz olsun diye, o iz, izleyen herkese dokunsun diye ölçüp tartarak, eleyip dokuyarak bulduğumuz kurgu ve o kurgunun bir parçası olacak sunuşlarda kullanacağım metin tekniği, ama bilinçli ama değil, tamamen bu temelin üzerine inşa edilecekti. Şarkıcıları anlatan kadın (ki o Elhan olacaktı), hepsine derin bir hayranlık duyuyor, her birini çok seviyor ve onların kariyerlerini kendi hayranlık anıları üzerinden anlatıyordu izleyenlere. Bana çok benzese de, tam olarak ben bile değildim aslında.


Eskileri seven herkesin, bir aşağı bir yukarı aynı kuşaklarda yetişmiş, aynı şarkıları dinlemiş, aynı filmleri izlemiş, aynı çocuk oyunlarını oynamış, sonra azar azar büyürken, yaş alırken  hayattan, aynı dünya haline şahit olmuş insanların toplamı olacaktı o kadın. Toplamı ve biraz da abartılı bir tiplemesi. Bütün o şen şakrak halleri, bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi ve doğuştan “prozac” yutmuş haliyle bu tiplemenin çıkış noktası da Elhan’ın bizzat kendisi olacaktı aslında. Peki TRT buna hazır mıydı ? Onu zaman gösterecekti.

(DEVAM EDECEK)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder