Bu Blogda Ara

22 Ocak 2011 Cumartesi

Bir İstanbul Geleneği: Açık Hava



GÖKYÜZÜNDE YILDIZLAR, SAHNEDE YILDIZLAR...

Kırmızı, turuncu yeşil otobüslerin, sarı taksilerin, mavi minibüslerin, beyaz vapurların sürekli gidip geldiği, insanların oradan oraya durmaksızın akıp durduğu, hareketi, bereketi bol koca bir şehir : İstanbul. Ve İstanbul’da bir an durduğunuzda, bir soluk aldığınızda, onca koşuşturmanın içinde kendinize küçük bir mola aldığınızda kaçıp saklanabileceğiniz, sığınabileceğiniz ve dinlenip beslenebileceğiniz bir yaşam alanı, bir panayır yeri, bir agora, bir arena, belki de bir mabet; Cemil Topuzlu Harbiye Açık Hava Tiyatrosu ya da kısaca Açık Hava.


Kentler büyüyüp serpildikçe, toprağı yetmez olup, denizi dolmaya başlayınca, binalar yerin altına ve üstüne doğru uzanmaya, sokaklarında insana daha az yer kalmaya başladıkça ilk gözden çıkarılan hep onlar oldu. Sinemalar, konser salonları, tiyatrolar birer birer eksildi, küçüldü, bölündü, parçalandı ve hatta yok oldu. Açık Hava ise İstanbul’un tam kalbinde, rantı alabildiğine yüksek bir mevkide olmasına rağmen koynunda müziği, dansı, tiyatroyu, kısaca sanatı ve yaşamı saklayan bir kale gibi yıllardır yerli yerinde durmakta. Kimler gelip geçmedi ki o sahneden. Dünyanın dört bir yanından ünlü pop yıldızları, caz ustaları, büyük orkestralar, operalar, tiyatro toplulukları... Ülkenin görüp göreceği en şaşaalı müzikaller, en kalabalık konserler, en heyecan verici dans gösterileri... “Gökyüzünde yıldızlar, sahnede yıldızlar,” yaz gecelerinin ılık esintisi, denizin ıslak ve tuzlu kokusu... Hemen birkaç yüz metre dışarıda koca şehrin nabzı gümbür gümbür atarken, kendinizi binlerce yıl öncesinin antik tiyatrolarından birinde zannetmenizi sağlayacak her şey.


Açık Hava’yla ilgili ilk anım 1982 yılına ait olmalı. Ajda Pekkan’ın Grand Kabare’sine bilet alınmış, ancak o günlerde ardı arkası kesilmeyen yağmurlar nedeniyle gidilememişti. Hem Açık Hava’yı hem de Ajda Pekkan’ı ilk kez görebilme şansını böyle yitirmiş, çocuk aklımla kaldıramayacağım bir düş kırıklığı yaşamıştım. Başka başka şehirlerde büyüyor iken, gazete ve dergilerden takip ettim her yaz Açık Hava’da neler olup bittiğini. Hep orda olmak istedim. Sahnelenen her gösteriyi, konseri, müzikali seyretmek, bütün bir yazı orda geçirmek istedim. Sonra takvimler 1989 yılını gösterdi ve çok ama çok geride kalan sıralardan birinde, akıl almaz sıcak bir yaz gecesinde Evita’yı izleyerek tanışabildim Açık Hava’yla. Sonrasında defalarca gidecek ama her defasında o ilk heyecanımı anımsayarak gülümseyecektim, bir gün sahnesi üzerinde de olabilme hayalimi hiç yitirmeden elbette. Büyük düş kırıklığımdan tam yirmi yıl sonra, 2002’de Ajda Pekkan’la Açık Hava’da buluşmuş olmak bile hayallerin eninde sonunda gerçeğe dönüşeceğinin bir kanıtı değil miydi ne de olsa?

Bir defasında da, sene 1991 olsa gerek, Aşkın Nur Yengi konserine gittiğimi hatırlıyorum. O günlerde piyasaya çıkmış ilk albümü kıyametler koparan Aşkın Nur Yengi, ilk kez tek başına sahneye çıkarak konser veriyordu. Albümdeki şarkıları sırayla okudu ve konser bitti. Seyirci kızdı tabi. Taş bloklarda oturabilmek için kapı girişinde kiralanan ince minderlerin bir anda havada uçuşmaya başladığını gördüm. İnceliği yüzünden rahatlıkla havalanabilen minderler sahneye doğru fırlatılıyordu. İlk konserini veriyor olmanın heyecanıyla bir yaprak gibi titreyen genç kız, çaresiz tekrar sahneye çıktı ve orkestrayla prova yapmadığı birkaç şarkıyı seslendirmeye çalıştı. Seyircinin ne kadar acımasız olabileceğini ilk kez o gece anlamıştım. Taş bloklarda otururken altımıza koyduğumuz ve kiralamak için bir dolu para saydığımız minderlerin rahatsızlık verecek kadar ince oluşlarının aslında neye yaradığını da. 

Her konser öncesi ve sonrası, Açık Hava’nın içi kadar dışı da bir festivale dönüşür. Envai çeşit ışıklı, fosforlu, havada salladıkça parlayan, yanan, renkler saçan materyal, seyyar satıcılar marifetiyle elden ele dolaşır. Teknoloji ilerledikçe yeni yeni şeyler icat olur, satılan materyal değişir ve çeşitlenirken, seyyar satıcılar hiç değişmez. Köfte-ekmek, kola, gazoz, su, ayran, kokoreç, mısır, gözleme ve konser çıkışı ille de Boğaz’ın karşı kıyısına gayet makul fiyatlarla geçen dolmuşların çığırtkanları. Gecenin kaçı olursa olsun bir anda karışan ve arapsaçına dönen trafik, izledikleri gösterinin etkisinde hala şarkılar söyleyen, mutlu yüzlü kalabalık.


2003 yılında yapılan Caz Festivali’nin sponsorlarından biri olan Garanti Bankası’nın duyuru ilanlarında, Açık Hava şu cümlelerle anlatıyordu : “Açık Hava ne demek ? Sevdiğin sanatçının biletini, günler öncesinden almak demek. Hilton'dakiler bütün konserleri bedava izliyor cümlesini her seferinde sarf etmek demek. Konser sırasında gökyüzüne bakıp ışığın etrafında duran martıların uçuşunu seyretmek demek. Grubu tekrar sahneye getirebilmek için ellerin patlayıncaya kadar alkışlamak demek. Bis için tekrar sahneye geldiklerinde sanki bunu tek başına başarmışsın gibi hafifçe gururlanmak demek. Tekrar sahneye geldiklerinde son şarkıyı hep bir ağızdan daha da coşkulu söylemek demek. Herkes çakmaklarını sallamaya başladığında içinden onlara katılmak gelse de boşu boşuna kendini tutman gerek. Konserlere giremediğinde parmaklıkların dibine oturup kapıdaki çaycının çayı eşliğinde dışarıdan konser dinlemek demek. Rüzgârla birlikte burna gelen parfüm kokusunun kimden geldiğini keşfetmeye çalışmak demek.”

Açık Hava’da yaz konserleri bu yaz Şebnem Ferah’la start verecek. Her şeye rağmen varlığını sürdürebilen birkaç çağdaş İstanbul geleneğinden biri. Orda olmayı kim istemez ki ?

MAYIS 2004

  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder