Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

3 Nisan 2016 Pazar

Kayahan'ın Ardından

HANGİMİZİN "KARA DANTEL SOKAĞI" OLMADI Kİ?


(4 Nisan 2015 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmıştır.)

“Yolu sevgiden geçen” şarkılar öksüz kaldı. Kayahan, 66’ncı doğum gününden sadece beş gün sonra, kıştan kalma, soğuk bir Nisan sabahında sonsuzluğa kanat açtı. Ardında şarkılarını ve sesini bırakarak… Hayatlarımıza sinmiş şarkıların, seslerin sahipleri bir gün bizi terk ettiğinde tek avuntumuz bu oluyor hep. Sonsuza dek baki kalacak olan hoş sadaları…


Öylesi tutkulu, sancılı, acılı aşklar yaşadık ya da yaşamadık… Ama hangimizin hayatında “Ben nerede yanlış yaptım?” diye sorduğumuz bir an, odalarda ışıksız kalıp, karanlıklara “Yeter artık yeter!” diye isyan ettiğimiz bir gün, “Hiç mi özlemedin, hiç mi hakkım yok?” diye sorduğumuz birileri, dönemediğimiz bir yemin, hapsolduğumuz bir çift göz, içine girip kaybolduğumuz bir “kara dantel sokağı” olmadı ki? Hangimizin yolu günün birinde bir Kayahan şarkısıyla kesişmedi ki?


Ortak hafızamızda bu kadar derin izler bırakmış bir ozanın susmasına üzüldük belki en çok. Ama aynı zamanda ömrünü müziğe adamış, ürettikleri ve yaptıklarıyla, emeğiyle ve mücadelesiyle Türkçe müziğin kendinden sonrası ve hatta öncesine, kimilerinin farkında bile olmadığı ama asla göz ardı edilemeyecek koca bir miras bırakmış, kıymetli bir müzik adamını da kaybettik biz. Şayet bu ülkede besteci, söz yazarı ve yorumcular, Kayahan’ın yarısı kadar kendi değerinin farkında olup, haklarına sahip çıkabilseydi, kim bilir belki biz de öğrenirdik üretenlere değer vermeyi, onları elden ayaktan düştüklerinde dahi el üstünde tutabilmeyi.


Babası bile “Senden adam olmaz,” dermiş Kayahan’a. Öyle anlatmıştı geçtiğimiz Eylül ayında onu ziyaret ettiğimde. “Ama oldu işte!” demişti gülerek. Lise yıllarında başlayan müzik tutkusunun ilk yirmi yılını kendini ispat etmek, adını duyurabilmek çabasıyla yokluk ve sıkıntılar içinde geçiren Kayahan, 1984’de Nilüfer’in seslendirdiği “Kar Taneleri” adlı şarkıyla ilk büyük çıkışını yapmış, 1986 yılında Akdeniz Akdeniz Müzik Festivalinde birinci olan “Geceler” ise 2000’lerin ikinci yarısına dek sürecek olan Kayahan-Nilüfer ortaklığının harcını atmıştı. 1990’dan bu yana mücadele ettiği hastalığının en şiddetli dönemlerinde bile müzikten hiç kopmadı. Nitekim henüz bilinmeyen son şarkılarını eşi İpek Açar’ın yeni albümü için, yine hastayken yazmıştı.



Şarkılarını söylemesini mahkeme kararıyla yasaklatacak kadar niye kızmıştı Kayahan Nilüfer’e?.. Ya da Nilüfer neden sonrasında Kayahan cephesinden gelen olumlu sinyallere cevap vermemişti hiç? Şarkıların telif gelirleriyle ilgili meselelerdi bildiğimiz. Ama ben tek sebebin bu olmadığını düşündüm hep. Öyle ya, yoldan geçen birisi bir şey söylese de sıksa canımızı mesela, çok sevdiğimiz birinin söylediği söz kadar üzmez bizi. Kim bilir belki bu kızgınlığın, kırgınlığın altında da yıllar sürmüş bir yol arkadaşlığının getirdiği derin bir sevgi ve hayal kırıklığı yatıyordu. Belki de o son konserde Kayahan’ın “Barıştık… Ama her an her şey olabilir,” deyişi, Nilüfer’in buna karşılık attığı kahkaha boşuna değildi. Dedim ya… Kim bilebilir ki?..

NİSAN 2015

23 Şubat 2015 Pazartesi

Acıların Kadını Bergen Tanıtım Turu

13 Eylül 2014 tarihinde katıldığım Enver Aysever'le Aykırı Sorular programında Acıların Kadını Bergen kitabını konuşuyoruz. Kanal: CNN Türk


19 Eylül 2014 tarihinde katıldığım Emel Yalçın'la Drive Time programında Acıların Kadını Bergen kitabını konuşuyoruz. Kanal: Pal FM


21 Eylül 2014 tarihinde katıldığım Ceren Bektaş'la Bugün Hafta Sonu programında Acıların Kadını Bergen kitabını konuşuyoruz. Kanal: Bugün TV


24 Eylül 2014 tarihinde Yasemin Şefik'le Hitnoz programında Acıların Kadını Bergen kitabını konuşuyoruz. Kanal: Best FM


26 Eylül 2014 tarihinde katıldığım Ortaya Konuşalım programında Jess Molho ve Aşkım Kapışmak ile birlikte Acıların Kadını Bergen'i konuşuyoruz. Kanal: 24 TV


28 Eylül tarihinde katıldığım Parola programında Acıların Kadını Bergen kitabını konuşuyoruz. Kanal: TRT Haber.


29 Eylül 2014 tarihinde katıldığım Faruk Bangir ile Güne Merhaba programında Acıların Kadını Bergen kitabını konuşuyoruz. Kanal: Gün FM



1 Ekim 2014 tarihinde katıldığım İkinci Sayfa programında Müge Dağıstanlı ve Gülşen Yüksel'le, Acıların Kadını Bergen'i konuşuyoruz. Kanal: Kanaltürk



2 Ekim 2014 tarihinde katıldığım Gecenin İçinden programında Acıların Kadını Bergen kitabını konuşuyoruz. Kanal: TRT Radyo 1



9 Ekim 2014 tarihinde katıldığım Gece Gündüz programında Acıların Kadını Bergen kitabını anlatıyorum. Kanal: NTV



18 Ekim 2014 tarihinde katıldığım Ritmi Yakala programında Acıların Kadını Bergen kitabını konuşuyoruz. Kanal: TRT FM



22 Ekim 2014 tarihinde katıldığım Bekir Saçar'la Neler Oluyor Hayatta programında Acıların Kadını Bergen kitabını konuşuyoruz. Kanal: +1 TV



24 Ekim 2014 tarihinde katıldığım Artist programında Acıların Kadını Bergen kitabını anlatıyorum. Kanal: 360 TV


Bütün bu videoların bir araya getirilmesi ve internet ortamına yüklenmesi Garip Özdel tarafından yapılmıştır. Teşekkürü bir borç bilirim. 


21 Aralık 2014 Pazar

"Hiçbir Erkek Hiçbir Kadının Kaderi Değildir; Olmamalıdır."


(Murat Hocaoğlu tarafından yapılan bu röportaj, www.okuryazartv.com adlı internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Müzik yazarı Yavuz Hakan Tok, arabesk şarkıcısı Bergen’in hayatını anlatan bir belgesel roman yazdı. ‘Acıların Kadını – Bergen’ romanı şarkıcının acı yaşam hikâyesini ve kocası tarafından öldürülmesini konu alıyor. ‘Bergen’ adıyla tanıdığımız Belgin Sarılmışer, 80’li yıllarda büyük bir şöhret kazanmış ve arabesk müziğin en önemli yıldızlarından biri olmuştu. Şarkıcılığı önemsenmiş, albümleri satmıştı ancak ona en büyük şöhreti getiren ise kocasıyla olan fırtınalı aşk hikâyesiydi. Sonu ölümle biten, hayatı boyunca baskı altında yaşadığı bir aşk… Bergen’in hikâyesi, bu ülkenin hem popüler kültürü için hem de kadın erkek ilişkileri için tartışmalı bir içerik barındırıyor, bugün bile konuşuluyor.

Bergen’in hikâyesinde ilginizi çeken, sizi romanını yazmaya iten duygular nelerdi?

Bergen hakkında bir müzikal biyografi yazısı yazma fikriyle bilgisayar başına geçtiğimde internette karşıma bu kadar yalan yanlış bilgi çıkmasaydı belki de bu kadar dallanıp budaklanmayacaktı benim yazma niyetim. Ama hikâyede o kadar çok bilinmeyen ve de yanlış bilinen vardı ki, arşivci ve araştırmacı damarım kabardı. Kendimi kütüphanede dönemin gazete ve dergilerini tararken buldum.


Bu çalışmayı önce kişisel blogunuzda yayınlamaya başlamışsınız. Nasıl tepkiler almıştı? Süreç içinde şekillenen bir kitap mı oldu?

Tasarladığım müzik yazısı, araştırmalarım sonrasında kendiliğinden hacim kazandı ve bir yazı dizisine dönüştü. Çok da güzel tepkiler aldım. Benim ‘blog’um birbirinin içine geçmiş, beş ayrı ‘blog’dan oluşan bir portal gibi aslında. Ancak yazı dizisi oradaki bütün yazılarımı geçen bir tıklanma sayısı yakaladı. En önemlisi de, yazı dizisini hazırlarken ulaşmaya çalıştığım halde cevap alamadığım Bergen’in ailesinin teşekkür etmeleri, beğendiklerini ifade etmeleri oldu. O günlerde bir başka kitap projesini bir yayınevine (Alfa değildi o yayınevi) götürdüğümde, yanında Bergen yazı dizisini de çıktı alıp götürmüştüm. “Bunu hemen basalım,” dediler ama gazete diliyle yazıldığı için, o haliyle bir kitap olması içime sinmeyecekti. Roman fikri de öyle oluştu.

Popüler müzik hakkında yazan, popüler müziğin içerdiği ve temsil ettiği anlamlar hakkında dikkatimizi çeken bir yazarsınız. Böyle olunca da bir biyografi ya da inceleme kitabı beklenebilirdi sizden ama Bergen’in hikâyesini bir roman olarak yazdınız. Bu süreç nasıl gelişti, nasıl bir çalışmanın sonucu bu kitap?

Benim o yayınevine giderken maksadım, beş yıllık bir çalışmayla ortaya çıkardığım Eurovision kitabımı yayımlatmaktı zaten. Yani benim planlarıma göre de kitapçı raflarında adımı taşıyarak boy gösterecek ilk kitap bir araştırma kitabı olacaktı. Ama Bergen işin içine girince, bunun bir roman olması fikri daha akılcı geldi. Çünkü hikâye bunu gerektiriyordu. İşin müzik tarafına baktığınızda, gece kulüplerinde, pavyonlarda ve gazinoların alt kadrolarında şarkı söylerken şöhreti yakalamış bir şarkıcı var. Ama bir tarafta da yıllarca şiddet görmüş, yüzüne kezzap atılmış, sahnede bıçaklanmış ve nihayetinde öldürülmüş ve hayatı boyunca saplantılı bir ilişkinin peşinde koşmuş bir kadın var. Onu anlamak, çözmek ve öyle anlatmak gerekiyordu. Hikâyesinin özellikle şöhrete ulaşmadan önceki kısımlarında çok fazla karanlık nokta vardı ve işin içine mutlaka kurgunun da girmesi gerekiyordu. Önce yazı dizisi için toparladığım bilgileri önüme serdim, bir kronoloji çıkardım ve sonra elimdekileri bir roman kurgusu içerisinde kullanarak ilerledim.


Kitap, hem bu ilginç kişiliğin yaşamını ortaya koyuyor, hem de bir polisiye, gerilim romanı etkisiyle okunuyor. Öleceğini bildiğimiz bir karakteri okumak… Siz bu hikâyenin polisiye tarafından etkilendiniz mi bir yazar olarak?

Aslında çok ağdalandırarak, dramatize ederek de yazılabilecek bir hikâyeydi bu. Halide Edipler, Reşat Nuriler, Hüseyin Rahmilerle filan büyümüş bir okuyucu ve müzik yazılarında, albüm eleştirilerinde bile uzun ve edebi cümleler kurmaktan kendini alamayan bir yazar olarak, öylesi çok daha kolay olurdu benim için. Klasik roman geleneğine daha yakınım zira. Ama ben bu romanın, hayatında hiç kitap okumamış/ okumayan, onun yerine dizi izlemeyi tercih etmiş/eden bir kesimin de ilgisini çekeceğini biliyordum. Bu tamamen bir önseziydi belki. Hatta bunu yayınevinde dile getirdiğimde, pek de katılmadılar bu önsezime. Ama ben yine de bu romanı, kolay okunan, hızlı akan ve merak uyandıran bir kurguyla yazdım. Bir dizi izler gibi okunabilsin diye. Zaten hikâye kendi içinde bir romancının arayıp da bulmayacağı olay örgüsünü, gerilimi, çatışmayı, dramı ve dahi polisiyeyi taşıyordu. Bana sadece her birini doğru dozlarda kullanarak kurgulamak düştü.

Roman yazmaya devam edecek misiniz, yoksa bu çalışmanın bir formatı mı ‘belgesel-roman’ formu?

Otobiyografik bir roman projesi vardı yıllardır kafamda. Hatta bir kısmı el yazısıyla yazılmış halde duruyor bir köşede. Ancak o kadar ham haldeydi ve ben roman yazma fikrine o kadar uzaktım ki, onu şekillendirmem uzun yıllara yayılacaktı. Neyse ki bu kitaba gösterilen ilgi ve aldığım olumlu tepkiler bana cesaret verdi. Sanırım roman yazmaya devam edeceğim ve büyük ihtimalle yine bir gerçek hayat hikâyesinden yola çıkarak yapacağım bunu. Kimin hikâyesi olur; onu şimdilik ben de bilmiyorum. Ama bu kitapla yazın dünyasına sunduğumuz (Alfa Yayınları’nı da dâhil ederek çoğul kullanıyorum) “belgesel-roman” önerisinin devamını getirmek niyetindeyim.


Bergen’in yeğeni Esra Zorlular’ın bir sunuş yazısı var kitapta. Ailenin size destek olduğu ve nihayetinde kitaptaki tüm bilgileri, anlatım biçimini onayladıkları görülüyor. Bu sizin için bir engel teşkil etti mi? Bergen’i idealize etmek, kimi noktaları es geçmek gibi yazar olarak sizi sınırlayan tarafları oldu mu bu işbirliğinin?

Bergen’in kendisinden büyük altı kardeşi daha vardı ve hepsiyle tek tek görüşme fırsatım olmadı. Bu konuda hassas olan da vardı içlerinde, yurt dışında yaşadığı için kolay ulaşamayacağım da. Esra, Bergen’in en büyük ablasının kızı ve onu çocuğu yerine koymuş, çok ayrı sevmiş ölümüne kadar. Aile içerisinde bu kitabın yazılmasını en çok isteyen Esra idi ve nitekim o bana yardımcı oldu. Bu çok bıçak sırtı bir hikâyeydi. Ailenin hassasiyetini çok iyi anlamak ve saygıyla karşılamak gerekiyordu. Bergen’i neredeyse ailesi kadar çok sahiplenmiş bir de hayran kitlesi vardı üstelik. Ama ailesini ve hayranlarını göz ardı etseydim dahi yazacağım roman bundan çok farklı olmazdı. Bir yazar olarak kendi etik anlayışım çerçevesinde ilerledim çünkü. Bunu bir sınırlama, bir oto-sansür olarak da düşünmedim hiç. Müzik çevrelerini, gece hayatını, magazin camiasını iyi kötü bilen biriydim ve bana anlatılanların, okuduklarımın, duyduklarımın ne kadarının tastamam doğru, ne kadarının söylenti, ne kadarının abartılı, ne kadarının iyi ya da kötü niyetli olduğunu sezip elekten geçirebilecek kadar öngörüm vardı. Ben de öyle yaptım.

Aile dışında kimlerle konuştunuz?

Bergen’i tanıyan, onunla aynı kulisi, aynı sahneyi paylaşmış birçok insanla görüştüm. Çoğunun ismi bende saklı. Bunların içinde onu sahnede bıçaklayan kişi de var, Ankara’da eğlenmeye gittiği gece kulübünde ilk sahne teklifini aldığı o gece ona mikrofonu uzatıp, bilmeden hayatının değişmesini sağlayan şarkıcı da… Kuaförü, tedavisini üstelenen doktoru, onunla birlikte turnelere giden plak şirketinin görevlisi de… Bazılarının adı kitabın teşekkür kısmında geçiyor zaten. Bunun yanı sıra bana bazı Bergen hayranları da arşivlerini açarak yardımcı oldu. Özellikle Samsun’da yaşayan Garip Özdel’in ismini anmam lazım.


Bergen’in kocası ve onu öldüren Halis Serbest ile konuşmayı düşündünüz mü?

Hayır, düşünmedim. Ben gazete ve dergilerde okuduklarımdan, görüştüğüm insanlardan dinlediklerimden yola çıkarak ve elbette kendi hayat görüşümün, deneyimlerimin içinden geçirerek algıladığım, anlamaya çalıştığım Bergen’i yazdım çünkü. Bu, Bergen’in gerçek hayat hikâyesinden yola çıkılarak kurgulanmış bir roman olacaktı nihayetinde. Eğer bir biyografi kitabı olsaydı, o zaman başka türlü bir ön çalışma gerektirirdi.

Kitapta birçok ünlü isim de birer yan kahraman olarak beliriyor hikâyenizde. O isimlerden herhangi bir itiraz ya da olumlu bir ifade ulaştı mı size?

Olumlu ya da olumsuz bir tepkiyle karşılaşmadım şimdiye kadar. Ama “Ben de çok iyi tanırdım, keşke benimle de görüşseydin,” diyenler oldu.

Bergen’in ünlü olduğu yıllarda dinleyici miydiniz? Onun arabesk müzik dünyasındaki yeri hakkında neler söyleyebilirsiniz? 

Evet, ben Bergen’i “Acıların Kadını” plağı ile tanımıştım 1986 yılında. Sonra da takipçisi oldum zaten. Her ne kadar büyüdüğüm dönem itibarıyla kendimi “aranjman çocuğu” diye adlandırsam da, farklı müzik türlerini görmezden gelenlerden olmadım hiç. Arabesk müzik ‘80’lerde çok yükselmişti ve ben de Müslüm Gürses’i, Orhan Gencebay’ı, Kibariye’yi, Gülden Karaböcek’i filan dinlerdim. Onların arasına Bergen de eklendi sonradan. Ben sesini çok severdim, hâlâ da severim. Bence arabesk dünyasındaki kadın şarkıcılar arasında şarkıcı olarak azımsanmayacak bir önemi vardır Bergen’in. Salt ve koyu arabesk söylemiştir nitekim. Onun albümlerinde hiç başka türden bir şarkı yoktur.


Arabesk müziğin kadın figürlerinin hep acılı yaşamları oldu. Yine çok önemli bir şarkıcı olan Esengül’ün tartışmalı ölümü de bu dünyayı ifade eden olaylardan biri. Birçok da kayıp figür var. Bu kadınların müziği ve yaşamları ile de ilgileniyor musunuz?

Acılı yaşam genellemesine katılmayabilirim. Çoğunun yaşamı hepimizinki kadar acılarla dolu; fazlasıyla değil. Belki bu anlamda çok genç yaşta ve talihsiz bir şekilde ölen Esengül’ü koyabiliriz Bergen’in yanına. Bergen’in sadece bir arabesk şarkıcısı olmadığını, arabeskin ta kendisi olduğunu da sık sık yineliyorum zaten. Ama aslına bakarsanız meselenin ne kadar arabesk söylemekle ilintili olduğu da tartışılır. Kadın olmakla daha fazla ilintili gibi geliyor bana. Nitekim dünyada da Rihanna, Whitney Houston ve Tina Turner gibi erkek şiddetinden nasibini almış şöhretli kadınlar var. Acılı ya da değil, tüm yaşam hikâyeleri, ama özellikle şöhret ve kariyer hikâyeleri ilgimi çekiyor diyebilirim. Nitekim Bergen’den önce, Nükhet Duru, Arzu Ece, Nil Burak, Ayşegül Aldinç, Emel Müftüoğlu gibi birçok ismin müzikal biyografilerini birer müzik yazısı olarak kaleme almışlığım var. Ve televizyon belgeseli olması için yazdığım sayısız biyografik metin…

Bergen’in hem yaşamı hem de müziği Türkiye’de kadın erkek ilişkilerini hakkında, aşkın toplumsal anlamları hakkında, belki de pek çok şey hakkında metafor değeri olan bir hikâye… Siz bu anlattığınız hikâyenin bugünün Türkiye’sine ne söylediğini düşünüyorsunuz?

Ne acıdır ki bugünün Türkiye’sinde de benzer hikâyelerin yaşandığına ve sıklıkla da cinayetle sonuçlandığına şahit oluyoruz. Her gün en az bir haber okuyoruz bu konuda. Değişen tek şey bugün artık kadına şiddet ve kadın cinayetleri konusunda iyi kötü bir farkındalığımızın var olması. Bu da gerek devlet kanadında, gerekse sivil toplum kanadında çeşitli platformların, derneklerin, şiddet gören kadınlara destek birimlerinin hayata geçirilmesini sağladı. Ancak toplumsal genlerimizdeki kodlamaların değişmesi zaman alacak yine de. Hiçbir erkek hiçbir kadının “kaderi” değildir; olmamalıdır. Hiçbir koca, koca olma vasfıyla dövme ve sövme hakkına sahip değildir. Şiddet hiçbir şekilde affedilmemelidir. Bir hayatı kurtarmak, bir yuvayı kurtarmaktan çok ama çok daha elzemdir. Bu kitabın altmetninde bunların hepsi var aslında. Benzer hikâyeleri yaşayanlar, kitabı okuduklarında kendi paylarına düşen dersi çıkarabilirlerse kitap kendiliğinden bir misyonu yerine getirmiş olacak.


Bergen, 80’lerin ikinci yarısını bir star olarak geçirdi. Yüzbinler satan albümleri oldu. Ama romanda Bergen hep yoksulluğun kıyısında bir kadın olarak çiziliyor. Bu gerçekten de böyle miydi? Bergen’in para kazanamamış oluşu, o dönemin müzik ve eğlence endüstrisinin durumu ile mi ilgiliydi?

Aslında hiçbir zaman yoksulluk sınırında olduğu söylenemez. Zira annesiyle birlikte geçirdiği sıkıntılı zamanlarında da abla ve ağabeyleri destek olmuşlar. Ancak Bergen’in paraya pula, şana ve şöhrete değer vermeyen, tüm bunları sadece bir araç olarak gören bir kadın olduğunu iyi biliyorum. Eğer aksi olsaydı, hem başka plak firmalarının astronomik transfer tekliflerini, hem de gazinoların üst kadrolarında şarkı söyleme tekliflerini kabul eder, çok daha fazla para kazanıp, farklı bir klasmanda olabilirdi. Ama öyle bir hırsı hiç olmamış. Kitapta yoksulluktan ziyade, buna vurgu yapıyorum aslında.

Bergen’in ünlü olduğu dönemi romanınızda biraz kısa geçmişsiniz diye düşündüm. Buna katılır mısınız, seçiminiz mi bu yöndeydi?

Sahiden kısa bir süreç çünkü. Bergen herkesin zannettiğinin aksine, kezzap olayından sonra meşhur olmuyor çünkü. Bir süre yine İzmir’de pavyonda şarkı söylemeye devam ediyor. 1985’de İstanbul’da Star Müzikholü’nde sahneye çıkmaya başlıyor ama ülke çapında şöhret kazanması 1986 yılında piyasaya çıkan “Acıların Kadını” plağı ile oluyor. 1988’in son aylarında ise kocası hapisten çıktığı için sahneyi bırakıyor. 1989 Temmuz’unda sahneye geri dönüyor ama aynı yılın Ağustos ayında da cinayete kurban gidiyor. Yani neresinden baksanız, o “büyük şöhret”, iki yıl kadar bir zamana sığmış. Bir de tabii şu var: Benim elimde en fazla o döneme ait bilgi vardı. 1985 ve sonrasında neredeyse gün gün nerede sahneye çıktığını, neler yaptığını biliyordum ama bu bilgilerin birçoğu, belki bir biyografi kitabı içerisinde işe yarayacak ama romanın bütünlüğü ve hikâyenin akışı içerisinde okuyucuyu ilgilendirmeyecek detaylardı ve haliyle kullanmadım.


Bu kitap, her şeyden önce bir aşk romanı mı? Aşkın bu tür bir bağımlılıkla yaşanması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu ilişkinin bir aşkla başlayıp, bir tutkuya, bağlılığa ama sonrasında bir saplantıya dönüştüğü ve artık aşk olmaktan çıktığını düşünüyorum ben. Üstelik bu her iki taraf için de geçerli. Artık birbirlerinin canını acıtma, birbirlerine kıyasıya zarar verme noktasına geliyorlar bir yerden sonra. Tahrik var, intikam var, öfke var, inat var ve en kötüsü de tüm bunlara rağmen vazgeçememe ve teslim olma var. Bunu aşk diye adlandırmak, yaşananların sebep ve sonuçlarını aşka bağlamak hata olur. Öyle bakarsanız, çok yanlış bir rol modeli sunar bu hikâye okuyana. Bir ilişki karşınızdakine veya kendinize zarar vermeye başladığınız bir noktaya gelmişse, orada aşkın varlığını sorgulamaya başlamalı insan.

Son olarak, bir müzik yazarı olarak Bergen’in şarkıcılığı ve müzikal performansının eleştirisini yapabilir misiniz? Arabesk ya da popüler müziğimizin tarihinde size göre nasıl bir yeri var?


Arabesk diye adlandırdığımız şeyin doğuşunu, gelişimini ve giderek bir müzik türü olmaktan çıkıp bir yaşam biçimi olarak hayatlarımıza sinişini doğru okuyamadığımızı düşünüyorum ben. Bu konuda yapılmış akademik araştırmaları ve yukarıdan bakarak, ezber edilmiş argümanlarla yazılmış kitapları da çok sakil buluyorum bu yüzden. Bergen mesela, tam da doğru bir okumanın içinden geçirilebilecek, önemli bir figürdür bu anlamda. Bu, işin sosyolojik kısmı… Bergen bugün yaşıyor olsaydı ve albümlerini yazsaydım, sanırım onu fazlaca “gazino ağzı” ile, ya da başka bir tabirle, “ağdalı” şarkı söylediği için eleştirebilirdim. Bir de plak yaptığı dönemin gerekleri itibarıyla çok fazla iyi şarkı seçilmemiş albümleri oluşturulurken. “Acıların Kadını” en iyi albümüdür ve birden fazla “hit” şarkı çıkarmıştır ama önceki ve sonraki albümlerinde aynı sayıda vurucu, akılda kalıcı şarkı yoktur. Buna karşın, çok iyi bir şarkıcı ve çok kendine has bir ses olduğu gerçeğini de es geçmezdim elbette.

KASIM 2014

Bergen'in Romana Dönüşen Hayat Hikâyesi


(Armağan Tunaboylu tarafından yapılan bu röportaj, www.bugunbugece.com adlı internet sitesinde yayımlanmıştır.)

Bergen denince kimilerinde müstehzi, kimilerinde hüzünlü bir ibare akla gelir: acıların kadını. Arabesk müziği sevenlerin baş tacı yaptığı isimlerin başında gelir Bergen. Hem acılı şarkılarıyla hem de acılı yaşamıyla. Müzik yazıları yazan Yavuz Hakan Tok'un ilgisini çekmiş, hiç karşılaşmadığı Bergen'in hayatını araştırıp bir roman haline getirmiş: Acıları Kadını Bergen. Alfa tarafından basılan kitap geçtiğimiz günlerde hem kitap hem de Bergen'i sevenlerle buluştu. Kitabın yazarı Yavuz Hakan Tok'a kitap hakkında bir kaç soru sorduk, o da sorularımızı tevazuyla ve samimiyetle yanıtladı.

Bergen hayatınıza nasıl girdi?

1986 yılında piyasaya çıkan ve büyük gürültü koparan “Acıların Kadını” kaseti herkes gibi benim de ilgimi çekmişti. Arabesk müziği keşfettiğim bir dönemdi ve Bergen’in sesini çok sevmiş, hikâyesinden de etkilenmiştim. O zamandan beri dinler ve severdim zaten. Hayat hikâyesini bir romana dönüştürme fikri ise Bergen hakkında bir müzik yazısı yazma fikriyle başladı.

Hiç karşılaştınız mı?

Hayır, hiç karşılaşmadım. Ailem İstanbul dışında yaşıyordu ve ben tek başına gazinoya, gece kulübüne gidemeyecek kadar küçüktüm.


Bergen üzerine yazmaya ne zaman karar verdiniz?

Şarkıcılar hakkında biyografik yazılar yazmayı seviyorum ve bunu çok defa yapmıştım. Yaklaşık üç yıl önce Bergen’in yıllar sonra yeniden basılan plağını aldığım gün hakkında bir yazı yazmaya karar verdim. Tesadüf, o gün 14 Ağustos’tu ve onun ölüm yıldönümü olduğunu öğrenmem beni çok etkiledi. Romana dek gidecek süreç o gün başladı.

Bergen’in müziğini sever miydiniz?

Dönem itibarıyla aranjman tabir edilen müzik türüyle büyüdüm ama arabeske de büsbütün ilgisiz değildim. Ancak ‘80’lerin atmosferi arabeskin daha fazla ön plana çıktığı bir süreci beraberinde getirmişti. O yıllarda Orhan Gencebay, Müslüm Gürses ve benzerlerinin yanı sıra Bergen de dinlediğim arabesk şarkıcılarından biri olmuştu. Sesini özel bulurdum ve yıllardır benim için yeri ayrıydı. Bunda söylediği şarkıların hayat hikâyesiyle örtüşmesinin de payı vardır kuşkusuz.


Kitabı hazırlarken kimlerle görüştünüz? Sizce ne kadarını anlattılar?

Müzik çevrelerinden onu tanıyan birçok kişiyle görüştüm öncelikle. Ancak bildiklerimin haricinde çok özel bilgilere ulaştığımı söyleyemem. Doktoru ve kuaförüyle yaptığım görüşmelerin hikâyenin akışına katkısı oldu. Bergen’in çocuğu gibi sevdiği yeğeni Esra ve Esra’nın ailesi (yani Bergen’in en büyük ablası, eniştesi ve diğer yeğenleri) ile tanışmam ise benim için o güne dek gazete ve dergi haberlerinden toparladığım hikâyenin gerçek hayata dönüştüğü an oldu. Bergen’in ölümünden sonra ondan kalanlar Esra’daydı ve o albümlere, fotoğraflara, kendi el yazısıyla yazılmış notlara dokunmak, yaşadığı evi, sokakları, mezarını görmek hikâyenin gerçeklik duygusunu pekiştirdi. Herkes kendi bildiği kadarını anlattı elbette ama nihayetinde bu bir romandı ve ben elbette roman kurgusu içinde gerekli bulmadığım detayları kullanmadım.

Nasıl bir yöntem ya da yol izlediniz?


Öncelikle Bergen’in hayat hikâyesinin bir kronolojisini çıkardım. Yıl yıl ve ay ay ne yaptığını, hangi şehirde olduğunu, nerede sahneye çıktığını belirledim. Hikayedeki kilit noktaları ve romana girecek detayları  bu kronoloji üzerinden kısa sahneler şeklinde ve o sahneler içerisindeki “flash-back”lerle kurguladım. Bu romanın kitap okuma alışkanlığı olmayan bir kesimin de ilgisini çekeceğine inanıyordum ve onları yakalamanın yolu yüksek tempolu bir televizyon dizisi mantığında kurgu yapmaktı. Bir yandan da hikâyenin ajitasyona çok müsait bir yapısı vardı ve bundan da kaçınmak istiyordum. Bu nedenle anlatıcı olarak taraf tutmamayı, kahramanın yaşadığı acıları ağdalandırmamayı tercih ettim. Hikâye zaten ’70 ve ‘80’li yılların gazino, pavyon, gece kulübü dünyasının tam içinden geçiyordu. Ben buna o yıllara dair başka detaylar da ekledim. Elektrik kesintileri, yakıt sıkıntıları, sokağa çıkma yasakları, Lady Diana ve Prens Charles’ın düğünü, şehirlerarası otobüslerde sigara içilmesi gibi… Bir de kahramanların kullandığı dil çok önem verdiğim bir detay oldu. Tamamen o yılların dilini kullanmaya gayret ettim. 


Çalışmalarınız nasıl bir sürece yayıldı?

Blogum için hazırladığım yazı dizisi yaklaşık 4-5 aylık bir süreçte ortaya çıkmıştı. Kitaba da bu yazı dizisi temel oldu zaten. Kitabın yazılışı ise tam bir yıl sürdü. 

Kitaplaşma sürecine geçişte, bir belgesel ve kurgu arasında nasıl bir tercih yaptınız?

Kitabın bir roman olmasına karar verdiğim noktada elimdeki malzeme ile bunu rahatlıkla yapabilirdim. Ancak ben araştırmalarımı derinleştirip, aileyle de irtibata geçip hikâyenin bilmediğim detaylarını da öğrenmeye çalıştım. Evet, bir kurgu roman olacaktı ama gerçeklere mümkün olduğunca yakın olmasını istiyordum. Nitekim öyle de oldu. Elbette her detaya ulaşmak mümkün değildi. Mesela Bergen’in kocasına mektuplar yazdığını biliyordum ama bu mektuplar ortada yoktu. Neler yazabileceğini, nasıl bir dille yazabileceğini hayal ederek ben yazdım o mektupları. Romanı okuyanların kurgu ile gerçeğin ayrımını yapamadıklarını görüyorum şimdi. Mektupların gerçek olduğuna inanan çok kişi çıktı mesela. Amacım tam da buydu aslında.

Kitap kuru kuruya bir roman değil. Detaylarla bezeli. Sanki siz de oradaymışsınız gibi… Edebiyatla aranız nasıl?

Okuma sevgisiyle büyütülmüş bir kuşağız biz. Ortaokul yıllarımda çalar saati okul saatinden bir saat öncesine kurup, okula gidene dek kitap okuduğumu bilirim. Elime ne geçerse okurdum. Babamın kütüphanesindekiMike Hammer, Arsen Lupen kitapları da olurdu bu, sokağımızdaki kırtasiye kitap satan dükkândan aldığım Halide Edip, Reşat Nuri, Yakup Kadri romanları da. Hâlâ da iyi bir okuyucuyumdur. İster istemez kaleminize dokunuyor bu birikim tabii. Müzik yazılarımdan edebi tat aldığını söyleyen de çok olmuşturyıllardır ama bu hikâye kendi kendini romanlaştırmasaydı şayet, bir roman yazmaya cesaret eder miydim, ona emin değilim.


5. soruda ne kadarı anlatıldı diye sormuştum. Eminim ki siz de anlatılanların bir kısmını yazmadınız. Bunlar daha ileride anlatılacak mı?

Ben bir şarkıcının ama her şeyden önce, yaşamı boyunca şiddet gören ve sonunda öldürülen bir kadının hikâyesini anlattım. Bu benim okuduklarımdan, duyduklarımdan yarattığım ve benim de şahit olduğum bir dönemin anıları, duyarlılıkları içinden geçirerek yazdığım bir hikâye. Bu benim Bergen’im de diyebiliriz. Elbette birileri de çıkıp aynı hikâyeyi bambaşka bir şekilde yorumlayıp yazabilir. Mesela hikâyenin diğer tarafında duran kişi için belki de hiç benim anlattığım gibi değildir yaşananlar. Nihayetinde bu bir edebi eser, bir belgesel roman; bir biyografi kitabı değil.  

Klasik bir son soru: sırada ne var?

Yayıneviyle anlaşması gereği belirli periyotlarla kitap yazan, yazmak zorunda olan yazarları hiç anlamam. Sanırım ben yeni bir hikâyeyi arayıp bulmak yerine, tıpkı bunda olduğu gibi bana kendiliğinden gelmesini bekleyeceğim. O yüzden şimdilik bir planım yok. Ama kitap hakkında yazılan ve söylenenler bana bunun ilk ve son kitabım olmayacağının müjdesini verdi. Sadece bu kadarını söyleyebilirim.


EKİM 2014